14 Şubat 2014 Cuma

öğrencilerimden öğrendiklerim: ÇOCUK EDEBİYATI

öğrencilerimden öğrendiklerim: ÇOCUK EDEBİYATI: Çocuk edebiyatı ürünleri, çocuğa görelik ilkesine uygun olmalıdır. Çocuklar bedensel, düşünsel, duygusal ve hayalgücü özellikleri bakımı...

ÇOCUK EDEBİYATI

Çocuk edebiyatı ürünleri, çocuğa görelik ilkesine uygun olmalıdır. Çocuklar bedensel, düşünsel, duygusal ve hayalgücü özellikleri bakımından yetişkinlerden ayrılır.
Çocukların görsel, sözel ve işitsel ürünlere verecekleri tepkiler onların yaş ve gelişim özelliklerine bağlıdır. Çocuğun değişik yaş dönemlerinde kendi dil evrenine uygun algıları, ilgileri, kavramları, duyguları, hayalleri, ihtiyaçları ve beklentileri farklılaşır. Bu farklılaşma 20. yüzyılda gelişim psikolojiyle incelenmiş, çocuk gerçekliğinin daha kapsamlı anlaşılması sağlanmıştır. Yazarlar çocuk edebiyatı ürünlerini üretirken, çocuk gerçekliğini dikkate almak, çocuğa göre olan estetik uyaranlarla onları buluşturmak durumundadır.
Yüzyılımızda, çocukların toplumda ayrı bir yer edinmesine yol açan önemli bir gelişme, burjuva demokrasilerinde bireye tanınan önemle birlikte psikoloji gibi kişiliğe yönelik bilimsel inceleme alanlarının gelişmesi olmuştur. Bu konuda özellikle Montessori, Pestalozzi ve Makarenko gibi eğitimcilerin, Sigmund ve kızı Anna Freud gibi psikiyatristlerin ve Piaget gibi psikologların çalışmaları, çocuğun kendine özgü bir dünyası olduğunu, çocuğun çevresini ve gerçeği algılamakta ve değerlendirmekte yetişkinden çok farklı duygusal ve bilişsel yaklaşımlar kullandığını göstermiştir. Kısacası anlaşılmıştır ki ne yetişkin büyümüş çocuktur, ne de çocuk büyümemiş bir yetişkin. Her ikisi de kendilerini ve dünyayı birbirinden çok farklı algılayan insanlardır.? (Vassaf, 1984)
Sedat Sever (2003:21), çocuk gerçekliğinin bilinmesi için, yaşlarına göre cevaplandırılması değişen bazı soruları sıralar.
Çocuklar nelerden hoşlanır, nelere güler?
Heyecanları nelerdir? Nelere üzülür?
Arkadaşları ve çevresiyle neleri paylaşmak ister?
Neler, nasıl paylaşılırsa sevinç ve mutluluğu artar, onun coşkusuna yenileri eklenir?
Onu örseleyen, onun yeteneklerini körelten, gizil güçlerini solduran olaylar nelerdir?
Çocuklar hangi ortamlarda yeti ve yeteneklerini bütün doğallığı ile yaşama geçirirler?
Onun yaşam sevgisi nasıl beslenir?
Çocuklarla yaşamın hangi sorunları paylaşılmalıdır?
Onlar, sorunların çözümüne nasıl ortak edilmelidir?
Farklı toplumsal ve ekonomik koşullarda yaşayan çocukları ortak duyarlılıklarda
buluşturan temel öğeler nelerdir?
Çocuk duyarlılığının evrensel boyutları nelerdir?
Bu sorulara verilecek cevaplarda, çocukların yetişkinlerden farklı hayallere ve duyarlılıklara sahip olduğu, onların sevinç ve üzüntülerinin yetişkinlerinkilere çoğunlukla uymadığı görülecektir. ?Sanatçının, çocuğa ilettiklerinin ya da çocukla paylaşmak istediklerinin, çocuğun dünyasında yaratacağı etkiyi ve bu etkinin sonuçlarını önceden kestirebilmesi gerekir.? (Sever, 2003:23)
Çocuk edebiyatçısı çocuğun dünyasına girmeli, çocuğu da kendi dünyasına, yani edebiyatın içine çekmelidir.? (E.Öz, Akt. Nas:2004:38)
R. Nas (2004:91), çocuğa göre olan metnin özelliklerini şöyle sıralar: Tümceler kısa, yalındır. Dil yetkindir. Türkçenin zenginliğini, olanaklarını kullanır, yansıtır. Anlatım canlı, akıcıdır. Düşünce ve duygu eğitiminde iyi bir araçtır. Sanatsal değer, şiirsel duyarlılık taşır.
H. Yurttaş (Akt. Nas:2004:92) da metinlerin çocuk gerçekliğiyle ilgili olması gerektiği görüşündedir: Çocuğun düşlem gücüne seslenen, onun rahatça ve tat alarak okuyup anlayabileceği dili ve anlatımı kendinde barındıran, ilgi duyabileceği konuları işleyen, onun duygu ve düşüncelerini besleyen, kurgusu ve olay örgüsü karmaşık olmayıp onun kavrayabileceği bir düzende olan metinler çocuğa göre metinlerdir.
Çocuk edebiyat ürünlerinde çocuğun ilgi ve ihtiyaçları, dilsel, kişisel, cinsel ve bilişsel özellikleri göz önünde bulundurulmalıdır.

Yaş grupları gözetilerek konu seçilmeli, olay örgüsü düzenlenmeli, metnin iletisi sunulmalıdır.
Çocuklar ve gençler, yaş düzeylerine uygun ne kadar çok kitap okurlarsa, yetişkin olduklarında da kitap okuma alışkanlıklarını artırarak sürdürecekleri unutulmamalı.
Çocukların edebiyat ürünlerini yaş gereği algılamaları ile bireysel ayrılıklara dayalı algılamaları birbirinden farklı şeylerdir. Çocukların yaşadıkları aile ve çevre, sanat ürünleriyle karşılaşma sıklığı, aldıkları eğitim onların gelişim düzeylerini belirler. Çocukların gelişim düzeyleri ile sanatsal beğeni düzeyleri arasında paralellik vardır. Sanat ve düşünme eğitimiyle karşılaşmamış çocukların sanat eserinin anlam katmanlarını kavraması mümkün değildir.
Ayrı sınıfsal ve sosyoekonomik ortamlardaki çocukların her kitaptan aynı biçimde etkilenmesi beklenilmemelidir.

Çocuğa Görelik ve Çocuksuluk
A. Yörükoğlu (1984: ), "Çocuk edebiyatı çocuksu edebiyat değildir."diyor.
Çocuksuluk sözcüğü, çocuk edebiyatı bağlamında ?çocuk gibi, çocukça olan, çocuğa benzeyen? anlamında değil, yetişkinler tarafından yapılan ?önem verilecek değerde olmayan, kolay iş anlamında kullanılmaktadır.
Çocuğa görelik onun ilgilerini, gereksinimlerini, dil evrenini göz önünde tutmayı, hazırlanacak okuma metinlerini bunlarla örtüşmeyi zorlar. Çocuksuluk tam tersine dilin acemice kullanımı, daha doğrusu anlatımda ilkelliktir. (E. Özdemir, Akt. Sivri2005:74)
Çocuk gerçeğini, alımlama kapasitesini dikkate almadan yazılan, dil ve anlatım bakımından niteliksiz yayınlar çocuklara zarar vermektedir.
Çocuğun dil ve anlam evrenine uygun olmayan, yapay ve çocuksu bir biçemin kullanıldığı kitaplar, anadili sevgisinin ve bilincinin gelişimini engelleyici bir etken olarak görülmelidir.? (Sever, 2003:11)

Çocuğa Görelik ve Düşgücü (Hayalgücü)
“Düşgücü, bilgiden daha önemlidir, çünkü bilginin sınırlı olmasına karşılık, düşgücü tüm dünyayı kucaklar.” Einstein

Hayalgücü (düşgücü), insanın en ayırt edici yeteneklerinden biridir. Küçük büyük herkesin hayal (düş) kurma becerisi vardır.
Düş sözcüğü, rüyanın karşılığı değil. Gözler açıkken görülen düş sözkonusu.
Düşgücü insanoğlunun sahip olabileceği en büyük zenginliktir. Düşgücümle yolculuklara çıkabilirim; çıkıyorum. Yalnız coğrafyada değil, tarihte de. Yalnız tarihte de değil, insanların iç dünyalarında da. Gerçekliğin gerçeğine, özüne varmak için bu düşgücüne gereksinmemiz var.? (Edgü, 2007)
?Hayal kurmak belki de dünyanın en politik, en isyankâr, en devrimci kalkışmasıdır.
Çünkü hayal kurmak, insanın kendisiyle beraber tüm toplumun ve dünyanın da halihazırda süregiden durumundan hoşnut olmadığını, başka türlü bir hayat arzuladığını ve başka türlü bir hayat için mücadele ettiğini gösterir.? (Güney, 2007:58) M. Sade'nin dediği gibi, "Hayalgücü düzenin düşmanıdır."

Çocukların gerçeği anlamaya ve bilmeye yönelik hayallerinin önündeki en büyük engel görselliktir. Çocukların görsellikle yeteneklerinin köreltilmesi, onların hayal gücüyle verimli ürünler sunmasını engellemektedir. Görsellik, hayal gücü ve yaratıcılığı besleyen en önemli kaynaklardan biri olan oyunu da ortadan kaldırmaktadır. ?Daha çok oynayan çocukların hayal gücü daha geniş, daha yaratıcı, esnek, uyumlu, becerikli, dil gelişiminde daha ileri, derslerde daha başarılı, daha paylaşımcı, saldırganlık ve düşüncesizlikten uzak ve anneleriyle daha güvenli ve yakın ilişkiler kurabilen bireyler olduğu kesinlik kazanmıştır. 
"Oyun küçük çocuklarda yaratıcı düşüncelerin ortaya çıkmasını da sağlar." (Yazgan, 2004)
Çocukların hayal güçlerini geliştiren bir başka kaynak da çocuğa göre olan edebiyat metinleridir. "Çocuk düşleriyle vardır ve bu düşlerle eğitilebilir. " Çocuğun düş dünyası yetişkinlerden çok farklıdır. Kendi mantığıyla koşutluk göstermesi nedeniyle çocuklar masalsı olan, olağanüstü, usdışı olayları içeren kitapları okumaktan büyük keyif alırlar Bu bakımdan çocukların düşlere, düş kurmaya yetişkinlerden daha fazla gereksinimi vardır." (Dilidüzgün, 2003:37,38) (Ayrıca bakınız : Masalların Çocuğa Göreliği, s. )
Toplumun ve sistemin kurallarıyla yok edilmeye çalışılan hayal gücünün diri ve sürekli olması için masal, fabl, mitolojik öyküler, bilim kurgu, fantastik gibi düşsel öyküler içeren kitapları okumaları yönünde çocuklar özendirilmelidir.
Metinler, hayal kurdurucu olmalı, herkesin bildiğini bir başka biçimde düşündürme olanağı sunmalı. Bir gerçeği çocuğa dayatmak yerine onun hayal gücünü geliştirmeye ve pekiştirmeye yönelmeli; metinler, açık uçlar bırakarak okurun farklı seçeneklere ulaşabilmesini sağlamalıdır.
"Kendine güvenin, dayatılanla değil, hayallerin peşinde koşarak kazanılacağı unutulmamalıdır." (Akal, 2008)
Kitaplar, çocukların kavrayışını ve hayal güçlerini aştığında onların ilgisini çekmeyeceği göz önünde bulundurulmalıdır.
Kitaplardaki resimler, çocukların hayal güçlerini geliştiren bir başka uyarandır.
?Çocuklar kitaplardaki resimlerle dünyadaki gerçek görüntüler arasında bağ kurmaya çalışırlar. O bağ ile hayal güçlerini zenginleştirir, kendilerine yeni hikâyeler yaratır, oyunlar oynarlar.? (Erdal, 2007:405)

kaynakça :
Aslanoğlu Kaan, Memleketimden Karakter Manzaraları, .İtaki Yay. İst.2006
Atayaman Veysel, "Çizgi Film ya da Şiddetin Gizlenmiş Kaynağı", Varlık sayı:919, İstanbul,1984
Işıtan Sonnur,Resimli Çocuk Kitaplarının Benlik Kavramıyla İlgili Konuları
Nas Recep,2004. Örneklerle Çocuk Edebiyatı, Bursa Ezgi Kitabevi.
Yörükoğlu Atalay, 1983 Çocuk Ruh Sağlığı, Ankara: İş Bankası Kültür Yayınları...
16/02/2014 Pazar günü saat 12:30-14:30 arası yapılacak olan veli toplantısında konu etraflıca işlenecek olup, tüm velilerin katılımını rica ederim..Gürsel Özkan

20 Ekim 2013 Pazar

8. Yaş Halleri

8. Yaş - İkinci Bunalım Dönemi 

İkinci kaprisler döneminde  Bugün 2013-2014 Eğitim öğretim yılına başladık.

Bu dönemin diğer adlan, "Hürriyete karşı ikinci atı­lım", "Sekiz  yaş bunalım dönemi", "İkinci kaprisler döne­mi", "Sosyal benliği keşfetme aşaması"dır. Başlama ve bitme zamanları için hatırda kalması kolay pratik tarif şu şe­kilde yapılabilir. Çocuğun ilkokul birinci sınıfa başlamadan, ilkokul ikinci sınıfa geçene kadar ki zaman içerisinde kendi­sini gösterir. Tabii bu dönemler bıçakla kesilmiş gibi tam olarak ay ve günlerle belirlenemez. O ülkenin tabiat şartla­rından tutunuz da, çevrenin yapısı, şehir ve köy çevresi, ailenin sosyal yapısı, çocuğun sosyal temaslar­la karşılaşma yoğunluğu vd. bu bunalım dönemlerine gir­mesinde ve onlardan bir an önce çıkmasında etkilidirler. Ülkemiz için ikinci bunalım dönemi yıllarını çocuğun 6.5 yaşı ile 8 yaşı arası olarak söylemek mümkün ise de biraz taşma gözlenebilir, yani 7-8.5 yaşlarına da kayabilir. Birinci derste yaz tatili değerlendirmesi yapmak için önceden hazırladığım Türkçe ve Matemetik derslerinden eşleştirmeli, çoktan seçmeli ve doldurmalı sorulara hiç yanıt vermeyen ve dördüncü dersin sonuna değin kendini saklamayı beceren Büşra Sayın'dan yaptığından müteessir (üzüntü duyma) olmanın erdemini bir kez daha öğrendim. Birincisi 2012'yi,2013'e bağlayan günlerde arkadaşlarına hediyeler alması ile yaşamış ve öğrenmiştim.
Söylediğimiz gibi pek çok psikososyal olaylar bu yaşların tespitinde önemlidir. Çocuğun yaşadığı sosyal şartlar burada önemlidir. Zaten dönemin ismi de ortalama bir deyişle "7 yaş sendromu "olarak belirlenmiş bulunmaktadır.
Bu dönemde çocuk sosyal benliğini keşfeder. Ben ki­mim, etrafımdaki bireyler kimdir, benimle onlar arasındaki mesafe nedir? Çocuk bu devrede sosyal bir varlık olarak toplum içerisindeki yerini alma krizi içerisindedir. İnsanın adaptasyonu için bu da önemli bir evredir. Bireyin sos­yal ve asosyal bir tutum ve davranışa yönelmesi, iyi, yeterli ve dengeli insanî münasebetler becerisi kazanabilmesi iste­niliyorsa bu ikinci kriz dönemini, sosyal benliği keşfet­me yıllarını ailenin iyi değerlendirmesi ve çocuğunu uy­gun yönlendirebilmesi gereklidir. İlkokul 1. sınıf öğretmenleri­nin bu konuda önemliden de öte üstün rolleri vardır. Devle­tin bu öğretmenlerin refahı konusunda da ayrı bir çaba sarfetmesi çocukların gelecekleri açısından gereklidir. Birinin refahı bir diğerine bağlıysa, önce o bir diğerinin refahı te­min edilmelidir. Kendisinin yardıma ihtiyacı olan bir birey diğerine nasıl yardım edecektir? Öyle ise çocuk refahı, çocu­ğun ileri yıllara iyi hazırlanabilmesi için önce bu işi yapa­cak olanların refah düzeyleriyle, psiko-sosyal sorunlarını halletmeleriyle doğru orantılı olacaktır. Sorunların çözümü için meseleye tek yönlü değil çok yönlü bakabilmek zorunluluğu vardır.

Öyle ise çocuğun yönlendirilmesi, refahı derken, buna direkt olarak etkili olacak faktörleri de bilmeli, meseleye tam bir yaklaşım sağlanmalıdır. Aksi takdirde gelip geçici küçük küçük tedbirlerle sorunun temelinden çözümlenebilmesi beklenmemelidir.
Bu dönemi çocuğun başarılı atlatamaması halinde sos­yal uyumsuzluk söz konusudur. İçe kapalı, dışa dönük tabir edilen-halkın bu şekilde tanıdığı- birerler türer. Düzeltilme­diği oranda uyumsuzluk hali giderek o bireyde kökleşecektir. Oysa bunu önlemek anne-baba, çocuğun sosyal çevre birey­lerinin zamanında alacakları ve istikrarlı bir şekilde devam edecekleri koruyucu tedbirler ile bu yaşlarda basitçe sağlanabilecektir.
Şimdi 7 yaş kriz dönemini yaşayan çocukların psi­ko-sosyal özellikleri ve başarılı uyumlarının esaslarını kısaca görelim:
İkinci karşı koyma bunalım dönemidir- Birinci bunalım dönemi sürekliydi (kesintisizdi), bu dönem de süreklidir (ke­sintisizdir). Yani çocuk bu krizden çıkana kadar kriz durmaksızın devam eder. Oysa bundan sonra görülecek olan kriz dönemi sürekli değildir, iyileşme, nüksetme saf­halarını gösterir. Bir ve ikinci bunalım dönemleri kısadır, ortalama olarak ikişer yıl diyebiliriz. Buna karşılık üçüncü bunalım dönemi 10-13 yıl sürecektir. (Ergenlik Dönemi)

Bu çağda zihin düzeyinde gelişmeler devam eder. Akıl ve ruh sağlığını oluşturan melekeler, psiko-motor güçlerin inşası sürmektedir. Ayrıca, bu arada yeri gelmişken belirt­mek de yarar vardır, bu dönemde çocuk mikrobik hastalıkla­ra, örneğin kabakulak hastalığına, iltihabî bir durum olan apandisite eğilimlidir. Hemen belirtmek isteriz bedensel has­talıkların ortaya çıkması da yine doğayla yakînen ilgilidir. Her mevsimin, her sosyal sınıfın, sosyal sınıf hastalık ilişkileri ise tıpta uzun za­mandan beri bilinen bir olaydır. Örneğin kabaca diyecek olursak zenginlerde şeker hastalığı, kalp hastalığının çok görünmesine karşılık, bunun karşıtı toplum kesiminde de mikrobik hastalıklar, infeksiyonlar, tüberküloz vd sık rastlan­maktadır. Hastalık türlerinde önemli farklılıklar bulunmakta­dır. Hangi hastalıkların hangi mevsimlerde ve hangi yaş gruplarında kendisini gösterebileceği de epidemik haritalar­da kendisini göstermektedir. Hatta ileri batı kültürlerinde hangi gün kaç kişinin öleceği bu şekilde küçük yanılgılarla bilinebilmekte ona göre tabut ve mezar hazırlanmaktadır. Hayat ümidi, hayatsal tablolar sayesinde oldukça yaklaşık olarak insan ömrünü bile söyleyebilmektedir.
Bu dönemde süratle beden gelişmesi de söz konusudur. Kızamık, su çiçeği, kulak iltihaplan da ek olarak ortaya çıkabilir. Çocuğun bünyesinin kuvvetli olması, dengeli besle­nebilmesi gereklidir. Ünlü bir söz vardır. Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur diye. Bu nedenle vücudun sağlam olması psiko-sosyal gelişimi kolaylaştıracaktır. Bedensel ve psiko-sosyal iyilik halleri daima birbirleriyle etkileşim içerisindedir­ler.
İkinci kaprisler döneminde çocuk kendini çeviren so­mut dünyaya hükmetmek sevdasındadır. Bu yaşta çocuk okula gider, ailesi içerisinde olduğu gibi ilgi merkezi olmadı­ğını, birçok çocuklarla eşit olduğunu biraz acı bir şekilde keşfeder. Çocuğu el bebek gül bebek büyütmenin, nazlı büyüt­menin, ona sınırsız sevgi ve ilgi göstermenin, çocuğa iyilik olsun diye böyle davranmanın, sakıncaları çıkmaya başla­maktadır. Çıkış yolu çocuğun psiko-sosyal özelliklerini bile­rek dengeli yaklaşımlarda bulunmakla olacaktır. Böylece ev­de başrolü oynayan çocuk okulda, figüran değilse bile önemsiz bir rol olmak durumunda kalmışsa gerçekten sarsı­lır. Çocuk ilkokula başlamadan anaokullarında, bahçede ço­cuk gruplarıyla yeterli sosyal beceri ve kültür almış ise bu onun imdadına yetişecektir.
Çocuk ilk kriz döneminde olduğu gibi, kendilerine vasilik yapanlara karşı koymadan bu dönemde de hürriyetini elde edemez ve bu bunalım dönemini sağlıklı geçiremez. O dönemde görülen kaprisler bu dönemde de görülür ve aynı çarelere başvurularak çoğu zaman geçirilir. Örneğin 5 kura­lımız; sevgi, tolerans, otorite, sabır, inanma burada da ge­çerlidir. Anlaşamamazlıklar vardır. Çocuk nedeniyle aile an­laşmazlıkları, çocukların (kardeşlerin de) birbirleriyle kıskanç­lıklarından doğan anlaşmazlıklar, erkek çocuğun babasıyla olan güçlükleri olağandır. Her bunalım döneminin karakteristik özelliği enferiyorite duygusu (acizlik, aşağılık kompleksi denilen hal) bu dönemde de kendisini gösterir. Okula gitmesi kendisinde sarsıntı yapabilir, uyum da güçlükle karşılaşabilir. Anne ve baba da anlayışsız ve sert davranırlarsa bu kompleks daha şiddetli hâl alır. Belirtileri şunlardır:
1. İnsanların yanında tutuklaşırlar, rahat hareket ede­mezler,
2. Kekemelik başlayabilir, normal konuşurken kekeleyerek konuşmaya başlar,
3. Düzensiz hareketleri vardır, yemek, uyku, çalışma, okul, oyun saatleri vs. birbirine karışabilir, kendine iyi bir plân yapamaz, yapılan plânı uygulamakta güçlük çeker, is­tikrarsızlık baş plândadır,
4. Kararsız ve ürkek bakışları olur,
5. Belirsiz davranışlar,
6. Önüne geçilemiyen bir beceriksizlik,
7. Tikler...
Bunlar ruhî anlaşmazlık arttığı çocuk anlaşılamadığı, ona bilimsel yardım edilemediği ölçüde, sık sık tekrarlanır ve kökleşir.
Nasıl ki, bir bedensel hastalık halinde idrar tahlili, kan tahlili, röntgen çektirme, check-up vd. yapılıyor. Buralardan elde edilecek veriler hastalığı tayin ediyorsa, bu alanda belir­tilerden en önemlileri de yukarıda sayılan yedi madde ile karakterize edilebilir. Bunların mevcudiyetinin anlamı şudur: Hepsinin bir arada olması gerekmez, bir ve birkaçının olma­sı da teşhis için aynıdır. Bir tekinin bulunması yeterlidir, onu değerlendirebilme bakımından:
Sözgelimi "ey anne,baba ben ikinci bunalım dönemi içerisinde çok sıkılmaktayim, bu bunalımı atlatamıyacağım ümitsizliğe düştüm,size yalvarıyorum gücünüz yeterse benim imdadıma koşunuz, sizden yardım diliyorum, beni kurtarın" demektedir.

Bu belirtiler anne baba tarafından böyle yorumlanmalı ve bilimsel yardımlar kendisine ulaştırılmalıdır. En büyük yardım onu anlayabilmek ve özelliklerine uygun şekilde kendisine davranabilmektir, bu unutulmamalıdır.
Burada küçük bir uyarıda bulunmak isteriz. Kekemelik İle solaklık arasında ilişki vardır. İstatistikler her 15 çocuktan birisinin solak olduğunu ortaya koymuştur. Sözgelimi sınıfta herkesin içinde alaya alınmaları kekemeliğe neden olmaktadır. Solaklık bilindiği gibi beyinde yazı yazmayı idare eden merkezin beynin diğer yarı küresinde olmasıyla ilgilidir ve bu doğaldır. Doğuştandır, irsiyetle de ilgilidir. Solaklık bir kusur değildir. Sağ elini kullanacağına birinci plânda sol elini kullanmaktadır. Mesele bundan ibarettir. Bu sebeple solak olan çocuklara ailede ve okulda baskı yapılmamalıdır. Bu hal kekemelikten de başka daha pek çok psiko-sosyal sorunlar yaratabilir. Onun da sol elini kuvvetlendirmesi konusunda yardım etmek yerinde olur. Solak nice ünlü kişiler bulunduğunu hatırlamak lâzımdır. Mühim olan kişinin kendi değerleridir. Psiko-motor güçlerini iyi bir şekilde geliştirerek psiko-sosyal uyum sağlayabilmektir.
Bu ikinci bunalım döneminin çocukta yaratabileceği enferiyorite (acizlik kompleksi, halkın aşağılık kompleksi dediği hal) duygusu, çocuk 3 ncü bunalım dönemine girmeden kendiliğinden kaybolması gerekir. Bunun için son durak 12 yaştır (12 yaş bunalım dönemine girerken bitmiş olmalı).
İkinci kaprisler döneminde anne-baba, ebeveyn ve ço­cuğun sosyal çevre bireylerinin ona yardımları şöyle olabilir.
Bunlara dair bazı esaslar şöyledir:
1. Çocuğa faydalı olduğunu ve kendine göre üstünlük­leri bulunduğunu gösterebilmesi için bir çare bulmak gerekli­dir. Bunun için iyi ve güzel yönleri özenle araştırılmalı ve bunlar örnek gösterilerek kendine güveninin artmasına yar­dım edilmelidir. Oysa çok aile çocuğunun daima kötü taraf­larını görmeye ve bunları söyleyip durmaya pek alışkındır. Biz çocuğun iyi tarafları titizlikle aranmalı, bulunmalı ve bunlar çocuğa söylenmelidir diyoruz. Böylece çocuk hatala­rını daha çabuk düzeltebilecektir. Yetişkin bir insan hatalarının söylenmesinden hoşlanabilir. Tabii bu konuda türlü kompleksleri bulunmuyorsa ve psiko-sosyal ge­lişimleri iyi olabilmişse. Ancak çocuk zaten acizlik kompleksi devresi içerisindedir, bir de yangına körükle gitmek gibi biz ona daima aciz olduğunu yineler durursak, başarısızlık doğal hale gelir.
2. Zaafa ve yenilgiye düşmeden, istikrarlı bir şekilde (vazgeçmeden) çocuk daha çok sevilmelidir. Sevgi ilaçtır. Nice düzelmez sanılan çocuklar bu yolla uyum sağlayabilmişlerdir. İnsan ruhunun en büyük gereksiniminin sevgi olduğu bilinmelidir. Sevgi olmadan yapılan işlerin de bir huzur vermediği gözlenebilir.
3. Sevginin paylaştırılmasında tam bir adalete riayet edilmelidir. Anne-babalar, ev bireyleri, kardeşler arasında, öğretmen sınıfta öğrencileri arasında vd. Ancak belki de hastaya yapılan ihtimam gibi zayıf olana bir miktar tercih yapılabilir ise de bunda da ölçülü ve bilgili olmak lâzımdır. Zayıf çocuk acizliğinden dolayı kendisinin fazla sevgi gördüğünü, eğer aciz (zayıf, hasta, yetersiz vd) olmasa böyle olmayacağı düşüncesine kapılmamalıdır.
Böyle olursa iki durum olur.
a) Çocuk bu hali benimser, buna sığınır, bu durumu suistimal edebilir,
b) Acizlik duyguları kökleşir, ken­di kendini düzeltmede yeterli gayreti göstermez veya göste­remez.
Aile bu durumu nazik bir şekilde ayarlayarak hasta olana gösterebilecek sevgide bir miktar iltimas, burada da sağlanmalıdır. Çünkü onun bu ihtimama daha çok ihtiyacı vardır.
4. Özellikle Erkek çocuğu olmak üzere, enerjisini boşaltabilecek yorucu oyunlara katıla­bilmelidir, ona bu imkan verilmelidir. Erkek çocuğun kız ço­cuklarına nazaran daha çok buna ihtiyacı olması onun bün­yesel durumuyla ilgilidir. Aynı şekilde de kız çocuklarının be­denini eğitici ritmik dans çalışmalarına katılması, annesine ev işlerinde yardım etmesi, açık hava gezintileri ve oyunları benimsemesi yararlı olacaktır. Kendi içine kapanmış kız ço­cukları için bilhassa bu tür sosyal çalışmalar planlanmalıdır.
5. Bu dönemde çocukların kaprislerinden başarılı çı­kabilmeleri için onlara kuvvetleriyle orantılı olarak sorumlu­luklar verilmelidir. Eğer bu sorumluluk bir angarya gibi de­ğil, ailenin menfaatine hizmet etmek bakımından şerefli bir amaç için verilirse çocuk bunlardan gurur duyacaktır. Bu sorumluluğu anne-baba ve okulda öğretmen iyi bir şekilde plânlıyabilir.
6. Dövülen ve bahtsız olan çocuklar şefkatli olamaz. Bu nedenle çocuğu bahtsız edecek türlü olaylardan ve bilhassa dayaktan kaçınmak lazımdır. Dayak zararlıdır Hele hele çocuğun dövülmesi hiç düşünülmemelidir. Zira dayak kişiliği kemirir. Acizlik duygusu içerisinde olan çocuğu büsbütün aciz yapar. Daha da fenası suçlu tiplerin doğmasına yardım eder. Sonuç şudur: Dayak çocuk için za­rarlıdır.
Dövülen çocuk mutsuzluğa itilir. Kişinin psiko-sosyal yapısına etkisi ileriki yıllarda da kendisini gösterir. Evlendi­ğinde eşini döver. Başarılı bir evlilik ilişkileri kurması zorla­şır. Mutluluğu kendisine bağlı olan insanlara karşı psiko-sosyal görevlerini yeterli yapamaz. Bahtsızlık ve şefkatsizlik en büyük tehlikelerden sadece ikisidir.
Böyle çocuklar arkadaşlarına cömert görünmek için hırsızlık yapabilirler, hayvanlara eziyet etmekten hoşlanırlar. Sineğin, kelebeğin kanadını yolar, kediyi kuyruğundan ha­vaya kaldırır vd. giderek anti-sosyal, sosyal uyumsuz olur.
Bütün bunlar sadece dövülmekle ilgili değildir. Tüm olarak bu belirtiler ikinci bunalım döneminin kötü geçmekte olduğunun delilleridir ki iyi değerlendirilmelidir.
İkinci bunalım dönemine ahlâk bunalımı dönemi de denmekte olduğunu özellikle belirtmek lâzımdır. İlkokul 1. sınıf ve bu dönemden bir yaş alt ve bir yaş üst yıllarda gö­ründüğü hatırlanarak, çocuğun bu devresine özen gösteril­melidir. İnsan 7 yaşa kadar inşa edilir sözü de pek mühim­dir 12 yaşından sonra çocuk üzerinde anne baba iyi bir etki­leşim kuramamışlar ise, çocuğuna karşı artık etkisiz kaldığını ve kalmakta olduğunu, çoğu zaman hayret ve büyük bir acı ve hırs içerisinde görür. Çaresizlik içerisinde kalır, yeterli ai­le ve çocuk refahı hizmetleri sağlanamazsa -bilhassa çocuk rehberliği klinikleri- aile ızdıraplarıyla başbaşa kalır, çocuk da keza aynı şekilde yönlendirilemez, çeşitli psiko-sosyal so­runlar türer gider.
7. Evde çocuğun ayrı bir odası olamazsa bile bir köşesinin olması sağlanmalıdır. Anahtarla kilitli dolabı olmalıdır. Eğer çocuk kendine göre kıymetli şeylerini saklayacak bir yer bulmazsa, bunları kalbine saklar, kalbini anahtarla sıkıya kilitler ve size kapalı tutar. Bu hâl içedönüklük yapar. Şimdi sormak istiyoruz, acaba çocuğa evde kilitli bir dolap temin edebilecek olup da, bilmeyerek bunu yapmayan anne babalar yok mudur? Pek çoktur. İşte çocuğu yönlendirebilmek böyle küçük küçük kuralların benimsenebilmesi ve yerine getirilmesiyle olmaktadır.
8. Bizim çocuğa verdiğimiz (yani anne-babanın ve çoğu diğer sosyal çevre bireylerinin) emirlerle değil de, onun tecrübelerinin verimi olan davranış kurallarıyla gelişmesine olanak tanımak lazımdır. Çocuk davranış kurallarını kendi tecrübeleriyle bulursa başarı çok yüksek olacaktır. Bu fırsat kendisine verilmelidir.
9. Anne-baba çocuk üzerinde anne-baba olarak yaptıkları kuvvetli etkiyi ihtiyatlı ve iradeli bir şekilde kullanabil­melidir. Anne-baba ve çocukla ilgili diğer bireyler açık kalpli olmalıdır. Çocuğa karşı, onun kalbine ve çocukça düşünce­lerine girmenin yolunu bulmalıdırlar. Bu durum esasen bunalım döneminde, yararlı sayılabilecek, yardımınızı beklediği zamanda ona yeniden güven verecek, yaşama sevinci duy-masına vesile teşkil edecektir. Çocuğun bakışı ile gülümseyişi güvenini kazanmak şerefine layık olup olmadığımızı bize söyleyecektir. Bu aslında anne-baba için gerçekten bir şereftir.
Bu önerilerden sonra şimdi ikinci bunalım dönemiyle ilgili olarak şu son açıklamalarımızı sunabiliriz:
Çocuk bu dönemde, üstün insan idealini temsil eden anne ve babasının mükemmel olmadıklarını, herşeyi bilme­diklerini ve herşeyi yapamayacaklarını farketmeye başlar. Bu aslında sosyal gerçeklere doğru atılan bir diğer adımdır. Büyük bir şaşkınlıkla, hatta zihin bozukluklarının kaynağını teşkil eden gerçek bir iç ızdırabıyla anne ve babasının birbir­leriyle yaptıkları kavgaları keşfeder. Çocukların da adeta önüne geçilmez bir şekilde derin ahlâk ve psiko-sosyal bo­zukluklar yaratan geçimsiz ailelere acımak lâzımdır. Sosyal benliğini keşfetmeye çalışan çocuk için bu tamiri pek güç olabilecek bir durumdur. Çocuk toplumun geleceği yönün­den mühim bir varlıktır. Böyle durumda çocukların savunulabilmesi için çocukların anne ve babaları aleyhine, kamu avukatları kanalıyla dava açılması lüzumu düşünülmüştür. Çocuk suçları mahkemesi kanunlarında ülkemizde de çocu­ğun hakları artık daha belirgin bir şekilde korunma yolunda bulunulmaktadır. Anne-baba çocuğun önemli gelişim evrelerinde olduğunu bilerek pek zorunlu olmadıkça geçim sorun­larıyla ilgili olarak çocuklarının yanında olay çıkarmamaya azami özeni göstermelidirler. Görüldüğü gibi çocuk bundan pek çok etkilenmektedir. Bunun zararını başta çocuk, sonra aile, sonra da giderek toplum, insanlık çekecektir. Bu du­rumda ne olur:
1- Çocuk anne ve babasına olan güvenini kaybeder,
2- Kendi içine kapanır,
3- Bu hâl onda yalancılığı doğurabilir. Gerçeği sevme­diği için olması istediğini olmuş gibi ifade eder.
Bu denli yalancılık bundan önceki dönemde görün­mez. Zira çocuk o dönemde çocuğun anne ve babasının herşeyi bildiğine inanır yalan söylerse farkedileceğini zanne­der. Örneğin gözlerinden yalan söylediğini anne ve babası­nın anlayacağını umar. Oysa daha 7 yaş bunalım döneminde anne-baba figürü onun gözünde yıkılırsa rahatlıkla gerçek­ten yalan söyleyebilir.

Kaynak kişi : Prof.Dr.Kemal Çakmaklı